11/16/2017

Aydın Boysan' ın kitaplarında kullandığı güzel bir tabir var: ''Vicdan fukarası''. Vicdanını kaybetmiş, çıkarından başka bir şey düşünmeyen, çevreyi ve doğayı katleden insanlar için kullanıyor bu tabiri. Etrafımıza baktığımızda, vicdan fukaralarının sayısının ne kadar çok olduğunu ve sayılarının her geçen gün arttığını üzülerek görüyoruz.
Kim bu vicdan fukaraları? Hayvanlara, çevreye, ağaçlara acımasızca zarar verenler, siyaset sayesinde bulduğu geçici güç ve imkanlarla etrafındakilere tepeden bakan ve kötülük için fırsat kollayanlar, acımasızca ve haksızca insanlara çamur atanlar, kadınlara ve çocuklara şiddet uygulayanlar, iş hayatında öne çıkmak ve hak etmediği yerlere gelmek için biri birlerine çelme takıp kuyu kazanlar. Vicdan fukaralarının listesi uzar gider. Eskiden, vicdansızlık utanılacak bir şeydi. Şimdilerde ise vicdanlı olmak enayilik olarak görülüyor. 
Günah Çıkartma
Bir de bu vicdan fukaralarının iş işten geçtikten, yapacaklarını yaptıktan sonra günah çıkartmaları var ki tam evlere şenlik. Bu şekilde vicdanlarını rahatlatacaklarını sanıyorlar. Vicdan, Akıl Oyunları filminde, John Nash' in, şizofreni hastalığı nedeniyle, hayatı boyunca halüsinasyon olarak gördüğü, hiç büyümeyen kız çocuğu gibi yanlarından ayrılmayacak.
Bir Anı
Bir hukuk bürosunda işim vardı. Avukatlardan biriyle görüşmek için beklerken, içeride bir adamın avukatla konuşmasına şahit oldum. Adam borçlarından dolayı icralık olmuş ve hapis kararı çıkmış. Telefonla hukuk bürosunu arayıp borcunu öğrenmiş ve o miktara göre parayı toparlayabilmiş. Ama büroya geldiğinde miktarın daha fazla olduğu söylenmiş. Avukat kalan parayı getirmesini söylüyordu. Adam adeta yalvarıyordu getirdiği paranın kabul edilmesi için. Kabul ederlerse açık cezaevinde yatacağını, kabul etmezlerse kapalı cezaevine gitmek zorunda kalacağını anlatıyordu. Avukatın yapması gereken masasından kalkıp, 2 oda yanda bulunan avukatlık bürosunun sahibine bunun olup olamayacağını sormasıydı. Adam avukata sorması için defalarca rica etti. Avukat hiç oralı olmuyordu. En sonunda sormak için yerinden kalktı. 1 dakika sonra geldi ve oluyormuş dedi. O avukat bir vicdan fukarasıydı. Öyle olmasa bu kadar basit bir işlem için insanı yalvartmazdı.

11/12/2017

Atatürk' ün ölümünün üzerinden 79 yıl geçti. Önemi ve kıymeti artarak devam ediyor. Atatürk' e karşı olanların karşı olma sebepleri belli. Hanedan ya da halifelik çerçevesinde başka yönetim biçimlerine meraklı oldukları ortada. Cumhuriyet' in onlara sağladığı fırsat eşitliğinin farkında değiller.
Her hangi bir ailenin, babadan oğula geçen yönetim şeklinde kendilerine nasıl bir yer bulmayı umdukları anlaşılmaz. Hele kadınların daha çok sahip çıkmaları gerekiyor Atatürk ve Cumhuriyete. Suudi Arabistan' da kadınların araba sürme yasağının 2017 yılında kalktığı ve bu değişikliğin eski bir cumhurbaşkanı tarafından tebrik edildiği ülkemizde, Atatürk kadınlara seçme seçilme hakkını 1934 yılında getirdiğini unutuyorlar.

Atatürkçüler' in Durumu
Peki Atatürkçü olduğunu iddia edenler ne durumda? Pek çoğu sadece aşağıdaki maddeleri uygulayınca Atatürkçü olduğunu ve bunların yeterli olduğunu düşünüyor.
  • 10 Kasım' da saat 9:05' de saygı duruşunda bulunmak
  • Sosyal paylaşım sitelerinde (1881- ~ ) paylaşımları yapmak
  • Zeybek oynamak
  • Atatürk ün sevdiği şarkıları dinlemek
  • Atatürk' ten anekdotları okuyup mest olmak( Özellikle yabancı devlet adamlarıyla olanları)
  • Atatürk rozeti takmak
  • Atatürk resimlerini, takvimlerini duvarlara asmak
  • Anıtkabir' den selfie paylaşmak
  • Atatürk büstü dağıtmak
  • El ele tutuşup Atatürk silueti oluşturmak
Atatürk' ü kendince hatırlamaya çalışmak tabi önemli, hem de çok. Ama bunları yapmak kolay. Keşke Atatürkçü olmak bu kadar kolay olsaydı. Atatürk ve Cumhuriyeti yaşatmak için daha fazlasına ihtiyaç var. Özellikle kamu görevinde bulunanlar, belediye başkanı ya da milletvekili olanlar, işgal ettikleri makamlardaki görevlerini layıkıyla yapmadıklarında, şahsi çıkarlarını gözettiklerinde Atatürkçülüğe de zarar verdiklerinin bilincinde olmalıdırlar. Atatürkçü olmayanlar bile, yaptıkları hizmetlerden ve örnek davranışlardan dolayı Atatürkçüler' e saygı ve sempatiyle bakabilmeli. Cumhuriyet sadece bir ideoloji değil; ekonomik kalkınmayı da kapsıyor. Cumhuriyet karşıtlarının nasıl organize oldukları ve ne kadar çok çalıştıkları ortada. İdeal peşinde olması gereken Cumhuriyetçiler koltuk peşinde. Belediye başkanlığı adaylıklarındaki çekişmelerin sonuçlarının kime yaradığı ortada. Atatürk ve Cumhuriyeti temsil ettiğine inandıkları parti ve adaylara oy verenler de layıkıyla görevini yapmayanlara oy vermemeli ki onlar da kendilerini düzeltsinler. Yoksa her gün Atatürk' ün gelmesini bekleyecekler. Atatürk ne istediğini kendi sözleriyle anlatıyor:
  • Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir. 
  • Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız. Onları söyleyin
  • Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız var: Çalışkan olmak.
  • Ben manevi miras olarak, hiç bir ayet, hiç bir dogma, hiç bir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.

11/10/2017

Milyarder bilgisayar uzmanı, mucit ve girişimci Edmond Kirsch, simgebilimci Profesör Robert Langdon' a şöyle diyor: Tüm tarih boyunca insanoğlunun sorduğu en temel iki soru nedir? 
1) Her şey nasıl başladı?
2) Nereye gidiyoruz?
Çıktığı dönemde dünyada ses getiren Da Vinci Şifresi kitabının yazarı Dan Brown' un yeni kitabı Başlangıç piyasaya çıktı. Edmond Kirsch çığır açıcı bir keşifte bulunuyor. Bu keşfini öncelikle, Barselona yakınlarında bulunan Montserrat kilisesinde, üç büyük dinin temsilcisiyle paylaşıyor. Bir Hırıstiyan, bir Yahudi ve bir de Müslüman din adamına, bu buluşunun tüm dünya dinlerini temelinden sarsacağını, hatta yıkacağını belirtiyor ve onların tepkilerini görmek istediğini söylüyor. Daha sonra Bilbao' da bulunan Guggenheim Müzesinde yapacağı ve Robert Langdon' un da davetli olduğu bir sunumla, keşfini, dünyaya canlı yayında açıklamak için bir organizasyon düzenliyor. Ancak sunum esnasında beklenmedik bir olay gerçekleşiyor. Sonrasında, tüm Dan Brown kitaplarında olduğu gibi kendinizi yoğun bir koşuşturmacanın içerisinde buluyorsunuz. Kitapta varoluşla ilgili ortaya konulan önemli teorilerden de bahsediliyor. Konusu İspanya' da geçen kitapta pek çok tarihi eser ve sanat eseri anlatılıyor. Bu eserlerden bahsedilirken internetten resimlerine bakmak kitabı daha keyifli hale getiriyor. Çünkü kitapta bahsedilen tüm eserler ve yapılar gerçek hayatta da yer alıyor. Kitabın dili çok akıcı. Tempo hiç düşmediği için keyifle okuyabiliyorsunuz. Dan Brown' un en iyi eserlerinden biri. 

11/01/2017

Güzel resim çizebilmek doğuştan gelen bir yetenek. Ressam deniyor resim yapma sanatıyla ilgilenen kişilere. Tuval üzerine çalışmalar yapıyorlar. Herkesin iyi resim çizebilme yeteneği olmasa da aslında hepimiz ressamız. Tuvaldeki resim bize ait. Kendimizi çiziyoruz hayatımız boyunca.
İmkanlarımız, malzemelerimiz ve tuvalimiz farklı olsa da ortaya bir resim çıkartıyoruz. Ortaya nasıl bir resim çıkacağı büyük oranda kendi elimizde. Kimi insan elindeki malzemelerin yetersizliğini, koşulları, yeteneğinin azlığını bahane edip gayret göstermez güzel resim çizmek için. Kimisi de hiç bir şeyin arkasına sığınmadan yapabileceği en iyi resmi yapmaya çalışır. Pek çok insan ortaya çıkan güzel resmin koşullarla ilgili olduğunu sanır. Daha iyi boyaları, daha kaliteli resim malzemeleri olsaydı daha güzel resim çizeceğini sanır. Oysa ilgisi yoktur. Her fırça darbesi özenle, adanmışlıkla ve keyif alarak vurulduğunda resim daha güzel olacaktır.  
Renkler
Resimdeki renkler de bize bağlı. Kendimizi geliştirmek için uğraştıkça, hatalarımızdan ders aldıkça, saplantılarımızdan kurtuldukça, kendimize karşı dürüst oldukça paletimizdeki renkler daha canlı olacaktır; dolayısıyla tuvaldeki resim de. Yerimizde saydıkça, bencilleştikçe, sabit fikirli oldukça ve gelişime kapalı oldukça renkler gri ve siyaha dönecektir. Resmimiz de bulanık ve karanlık olacaktır.
Fırça elimizde. Hangi resmi çizmek istiyoruz?

10/24/2017

Tıp dünyasında yapılan çalışmalar sonucunda her geçen gün yeni bilgilere ulaşılıyor. Son yıllarda yapılan araştırmalarda bağırsağın önemi iyice ortaya çıkmaya başladı. 
Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul, Duygusal Beyin: Bağırsak kitabında, bağırsağın hayatımızda ne kadar önemli bir yeri olduğunu anlatıyor. Mantığı beynin, duyguları ise bağırsağın yönettiğini ve mutluluk hormonu denilen serotonin hormonunun % 85' inin bağırsakta üretildiğini öğreniyoruz. Ayrıca, kitapta beyin ve bağırsak arasındaki bağlantının sanıldığından çok daha güçlü olduğu ortaya koyuluyor.  Hatta yazar, bu ilişkiyi, Siyam ikizleri gibi, diyerek tanımlıyor. Depresyon, obezite gibi pek çok hastalığın bağırsak hastalığı olduğu belirtiliyor. Yanlış beslenmenin, gereksiz ilaç ve antibiyotik kullanımının bağırsak florasını bozduğunu, bu sayede meydana gelen olumsuzlukları da anlatıyor.   Kitap pek çok görselle süslenmiş. Teknik bilgilerin de yer aldığı kitabın akıcı bir dili var ve okuması kolay. Kitabın yazarı Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul, dünya çapında ödüller ve madalyalar almış. Nörolterapi, anti- aging, detoks, tamamlayıcı tıp- akupunktur, beden sağlığı ve sağlıklı yaşama dair pek çok kitabı bulunmakta.
Kitabın son bölümünde, Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul' a tedavi olan Zülfü Livaneli' nin görüşleri de yer alıyor. Kitaptan bazı başlıklar şöyle:
  • İkinci Beynimiz- Duygusal Beynimiz- Bağırsaklarımız
  • İnsan Sağlığı= Bağırsak Sağlığı
  • Sindirim Sisteminin Bölümleri
  • Bağırsak Florası
  • Beslenme Rehberi
  • Kolesterol Çeşitleri
  • Yaşam Tarzının Yönlendirilmesi
  • Bağırsakların Özel Sinir Sistemi
  • Genç ve Zinde Kalmak İçin Beslenmenin Önemi
  • Hastalıklardan Korunma Rehberi
  • Stresi Yenmek Aslında Çok Kolay

10/20/2017

Hayatımız boyunca doğrularımız olduğu kadar yanlışlarımız da oluyor. Dolayısıyla eleştirilecek yönlerimiz de. Ama eleştirilmeyi hiç birimiz sevmiyoruz. Eleştiriye uğradığımızda da kızıyoruz. Yapılan eleştirilerin art niyetli olduğunu düşünüyoruz. Egomuz ve kendimizi koruma içgüdümüz yüzünden, savunma mekanizmalarımızı devreye sokup, kendimizi müdafaa etmeye çalışıyoruz.
Eleştirilerin dozu arttığında, bunun altında ezilip güven kaybı yaşamaya başlıyoruz. Yapılan eleştirilerin hepsi doğru olmayabilir. Hatta art niyetli eleştiriler de olabilir. Fark etmez.  Burada önemli olan, bu eleştirileri dışarıdan gelmeden kendi içimizde yapmak. Bunun yolu da Özeleştiriden geçiyor.
Neden Özeleştiri Yapamıyoruz?
Çünkü biz mükemmeliz!!! Hata yapma olasılığımız yok ve hep başkalarının kusurları yüzünden bazı yanlışlar yapıyoruz. Ayrıca eksikliğimizi, kendimize bile söylersek egomuzu yaralarız. O yüzden hataları başka yerde arayıp kendimizi korumamız gerekiyor.  
Neden Özeleştiri Yapmalıyız?
Daha doğru davranıp, kendimizi geliştirebilmek için. İşimizde, ilişkilerimizde, evimizde yani her yerde. İleride oluşabilecek sorunları önceden tespit edip müdahale edebilmek, hatalarımızdan dönebilmek için. Özeleştiri yaparken kendimize gereğinden fazla haksızlık edip dozunu kaçırmamalıyız. Sürekli kendimizi sorgulayıp psikolojimizi bozmaya gerek yok. Objektif ve gerçekçi olmalıyız. Hiç birimiz mükemmel değiliz. Ama daha iyisini yapabiliriz.
2 Örnek
Özeleştiri ile ilgili spor camiasından iki örnek verebiliriz. Milli takım eski teknik direktörü Fatih Terim, Malta maçı sonrası sonrası yapılan eleştirilere, ''Ben ders almam ders veririm'' şeklinde yanıt vermişti. Milli basketbolcu Sinan Güler ise, Avrupa şampiyonasında düzenlenen basın toplantısında, kötü oyunu ile ilgili olarak, '' Kişisel performansımla takımı aşağı çekiyorum'' demişti. Hangisi kendisini geliştirebilir ve fayda sağlayabilir sizce?

10/01/2017

Hepimiz insanız. Hayat bize olumlu ya da olumsuz sürprizler yapıyor. Bunun sonucunda duygusal dalgalanmalar yaşıyoruz. Bu dalgalanmaları iş hayatımıza yansıtmamız durumunda, iş performansımızda da dalgalanmalar meydana geliyor ve performansımız düşüyor. 
Performans düşüş sürecinin uzaması halinde özel hayatımızdaki sorunumuzun yanında iş hayatında da sorunumuz ortaya çıkmaya başlıyor. Şirketlerin yaşayabilmesi çalışanların performanslarının yüksekliğine ve sürekliliğine bağlıdır. Bir yakınımızı kaybettiğimizde ya da ailevi önemli bir sorun yaşadığımızda çalışma arkadaşlarımız ve yöneticilerimiz belli bir süre bize anlayış göstereceklerdir. İşlerimizin bir kısmını devralarak yardım da edeceklerdir. Ama performans düşüşü uzun sürerse tepkiler gelmeye başlayacaktır. Muhtemelen bu tepkileri, başkalarının başına aynı şey geldiğinde biz de gösteriyoruz. Çünkü iş hayatının dinamikleri biraz farklı. Verilen taahhütler, yetişmesi gereken siparişler, üretim ve satış hedefleri her koşulda yerinde duruyorlar. İşimizi kaybetmemiz halinde, ödememiz gereken faturalar, kiralar ya da krediler de işlerimizin yoluna girmesini beklemeyecek. Bu nedenle sorunlarımızı çözemesek bile, iş yerinin kapısında bırakarak çalışmaya devam etmemiz gerekir. Hayatın karşımıza çıkartacağı sürprizlerin sonu olmayacak. Ayakta kalmamız gerekiyor. Acı da olsa gerçek şu ki, iş hayatında duygusallığa pek yer yok. 

9/09/2017

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı isimli kitabında Stephen R. Covey, kendi cenaze törenimizi hayal etmemizi istiyor.  Buna göre törende 4 kişi konuşma yapacak. Birinci konuşmacı ailemizden ya da akrabalarımızdan biri, ikinci konuşmacı dostlarımızdan biri, üçüncü konuşmacı iş arkadaşlarımızdan biri ve dördüncü konuşmacı hizmet verdiğimiz toplumsal bir kurumdan biri. Onların üzerinde nasıl izler bıraktığımızı anlatacaklar. Bu konuşmacıların bizimle ilgili neler söylemelerini isterdik?
Nasıl bilirdiniz diye sorulan soruya orada bulunanlar, '' İyi bilirdik'' diyeceklerdir ama gerçekte durum öyle midir? Ailemiz, yakınlarımız, dostlarımız ya da iş arkadaşlarımız bizim için gerçekte ne düşünürdü acaba?  Orada bulunan herkes iyi olduğumuz düşünüyor mudur? Ailemizi ihmal edip vakit geçirdiğimiz arkadaşlarımız bizim için iyi derken, ihtiyaç duyduklarında yanında olmadığımız aile fertlerimiz bizim için ne düşünürdü acaba? Ya da şefkatli bir şekilde davrandığımız çocuklarımız bizim için iyi derken, otoriter, tavizsiz ve sert yöneticilik yaptığımız çalışma arkadaşlarımız aynı şekilde iyi olduğumuzu düşünecekler mi acaba?
Kimliklerimiz
Biz aslında tek kişi değiliz. İçimizde farklı kimlikler taşıyoruz. Evde, işte, okulda içimizde taşıdığımız kimliklere dönüşüyoruz. Evde mülayim ve sabırlı olan bir baba, iş yerinde geldiğinde çalışanları canından bezdiren despot bir müdüre dönüşebiliyor. Yıllarca beraber iyi vakit geçirdiğimiz arkadaşımızla ortak  iş yapmak istediğimizde, bu iyi ilişkilerimizin devam edeceği anlamına gelmiyor. Bizim ya da onun iş kimliğinde nasıl bir insan olduğumuz bunu belirler. Aşırı hırslı ve iş stresini kaldırmakta zorlanan ya da paragöz bir yapımız varsa bu durum ortağımızla arkadaşlık ilişkilerimizin de bozulmasına yol açabilir. Kazanacağımız paranın miktarı bizim için arkadaşlık ilişkilerimizden daha önemliyse tabi ki çatışma çıkacaktır.
Çatışmalar
Biz çatıştığımız herhangi bir kimlik için tüm kimliklerle bağımızı kesiyoruz. Hepimizin hayatında anlaşmazlıklar yüzünden bitirilen arkadaşlıklar, iş ilişkileri ya da duygusal ilişkiler var. Acaba insanların tek bir kimlikten oluşmadığının farkına o zamanlarda varsak bağlantımızı tamamen koparır mıydık? Yoksa sadece sorun yaşadığımız kimlikle mi ilişkimizi keserdik? Örneğin tavla oynarken bile yenilmeyi hazmedemediğini bildiğimiz bir arkadaşımızla tavla oynayıp, kavga ettiğimiz için arkadaşlığımızı mı bitirmeliyiz yoksa onunla bir daha tavla oynamayıp arkadaşlığımızı sürdürmeye devam mı etmeliyiz?
Tercih
Eğer tercihimiz sadece sorunlu kimlikle bağı kesmek olursa, geçmişe dayanan arkadaşlıklarla bezenmiş geniş  bir çevreye sahip oluruz. Yok arkadaşlığı bitiririm diyorsak, '' Yıkılmadım ayaktayım'' konseptli, atarlı- giderli sosyal medya paylaşımlarıyla dolu, etrafındaki insanlar oldukça azalmış bir hayatımız olur. 

9/06/2017

Futbol milli takımı başarılı sonuçlar alamadığı için günah keçisi aranmaya başlandı. Sonunda günah keçisinin yabancı sınırı olduğuna karar verildi. Başarısızlıkların nedeni, milli futbolcuların bireysel performanslarının düşük olması ya da prim, otoriteyi ele geçirme gibi futbol dışı işlerle uğraşmaları değilmiş.

Yabancı Kuralı Nedir?
Süper Lig takımlarının kadrosunda bulunan 28 futbolcudan 14 tanesi  yabancı olabilir. İlk 11' in tamamı yabancı futbolculardan oluşabilir. 18 kişilik maç kadrosunda 7 yerli futbolcu bulunmak zorunda. Bu yerli futbolculardan 1 tanesi kulübün altyapısından çıkmak zorunda. Aslında kural, yabancıları zorunlu kılmıyor. İsteyen kulüp 28 oyuncusunu da yerli seçebilir. Ama yerli futbolcuların yüksek maliyetleri kulüpleri yabancı futbolculara yönlendiriyor.
Diğer Ülkelerde Yabancı Kuralı
Avrupa' nın önde gelen liglerinde yabancı kuralı şu şekilde:
İngiltere : Yok
Almanya: Yok
Hollanda: Yok
Portekiz : Yok
İspanya :  AB pasaportu bulunmayan 3 oyuncu kadroda bulunabiliyor.
Fransa  :  AB pasaportu bulunmayan 4 oyuncu kadroda bulunabiliyor.
İtalya    :  AB pasaportu bulunmayan 5 oyuncu kadroda bulunabiliyor.
İşin komik tarafı, biz geçmişte kısıtlı yabancı kuralıyla, Dünya ve Avrupa şampiyonası elemelerini bile geçemezken, yukarıdaki takımlar, kısıtlı yerli oyuncuları ile Dünya ve Avrupa şampiyonu oluyorlar. 
Asıl Sorun Ne?
Milli takımlarda bireysel performansı üst düzeyde olan oyuncular oynamalıdır. Bu kriterin olması durumunda, futbolcu isminin değil performansının milli takıma davet edileceğini bilir ve iyi çalışmak zorunda kalır. Bizim ülkemizde, takımında forma şansı bulamayan, kendisine iyi bakmayan, formu düşük oyuncular sürekli milli takıma davet edilirken bazı oyuncular kara listedeymiş gibi milli takıma davet edilmez. Öte yandan milli takıma oyuncu seçiminde menajerlerin de büyük etkisi olduğu söyleniyor. Barcelona' da kadroya giremeyip kilo fazlası olan, ayakları değil sürekli çenesi çalışan Arda Turan, kilo fazlası denilince akla gelen ilk isim olan ve Fenerbahçe taraftarının yuhaladığı ''overrated'' Ozan Tufan, aynı şekilde performanslarıyla saç baş yoldurtan Şener Özbayraklı ve İsmail Köybaşı, Galatasaray' da uzun zamandır idare eden ve taraftarın tepki gösterdiği Selçuk İnan, yıllardır doğru düzgün maç oynadığını görmediğimiz, oynadığında da sürekli hatalı goller yiyen kaleci Cenk Gönen milli takıma çağrılır. Oysa yabancı kuralına rağmen mücadele edip performansını yükselterek kadrolarda yer bulan futbolcular milli takımın da performansını yukarı çekecektir. Ya da bu kural yüzünden yurt dışına transfer olan oyuncular uluslararası bilgi ve tecrübelerini arttıracakları için milli takıma daha faydalı olacaklardır. 
Milli Takımın Saygınlığı
Hak etmeyen oyuncuların çağrıldığı milli takım saygınlığını kaybeder, ulaşılmak istenen bir amaç olmaktan çıkar. Kendisini milli takımın sahibi sanan, hatta milli takımdan üstün gören Fatih Terim gibi teknik direktörler ve Arda, Burak, Caner gibi ayaklanan futbolcular yüzünden de milli takım herkesin milli takımı olmaktan çıkar. Gazeteciye milli takım uçağında saldırıp, federasyona ve milli takım teknik direktörüne küfür eden, sonra da milli takımı bıraktığını açıklayan ''Problem çocuk'' Arda Turan' ın ayağına gidip, milli takıma gelmesi için ricada bulunulursa o da ben neymişim der. Geçmişte de Mustafa Denizli, '' İçimizdeki İrlandalılar'' deyip oyuncularını motive etmeye çalışırdı. Emre Belezoğlu basın mensuplarına hareket çekip küfür ederdi, Dünya 3. sü olan milliler herkesle hesap görürdü. Euro 2000' e katılma primi olan Mercedes cip yüzünden çıkan kavgaları da hatırlıyoruz. Oralardan bu günlere geldik. Gazeteci dövüp, küfür edip kavga çıkaran oyuncular milli takıma davet edilip kaptan yapılırsa o milli takıma saygı azalır. Federasyon da sporda şiddeti önlemek için paneller düzenler ama bu şekilde davrandığı için şiddeti el altından ödüllendirmiş olur. 

8/29/2017

İş adamı Hüsnü Özyeğin' in 72 yıllık yaşam öyküsünü anlatan biyografi kitabı '' Bir Dünya Kurmak'', Özyeğin' in sıfırdan nasıl zirveye çıktığını anlatıyor. Rıdvan Akar tarafından 9 yılda yazılan kitap, Hüsnü Özyeğin' in ders niteliğinde olan çalışma yöntemlerini de ayrıntılarıyla anlatıyor. 

Hayallerinin ve hedeflerinin peşinde yılmadan çok çalışmak, iyi eğitim almak, kendini geliştirmek, iyi ilişkiler kurmak ve eski dostlarıyla bağını koparmamak Özyeğin' in başarısındaki en önemli faktörler. Robert Kolej' den arkadaşı olan Mehmet Emin Karamehmet' in teklifiyle bankacılık sektörüne giren Özyeğin, 29 yaşında Pamukbank yönetim kurulu üyesi oluyor. 1977 yılında, 32 yaşında Pamukbank genel müdürü olduktan sonra, 1984 yılında yine Karamehmet' e ait olan Yapı Kredi Bankası genel müdürlüğüne geçiyor. Yapı Kredi Bankası' ndaki başarılarından sonra, patronu olan Karamehmet' ten hisse istiyor. Bu isteği kabul görmeyince 1987 yılında Finansbank' ı kuruyor. 2006 yılında, Yunanistan' ın en büyük bankası olan NBG' ye, Finansbank' ın % 46 hissesini 2 milyar 744 milyon dolar gibi rekor bir fiyata satıyor. Tabi ki bu geçişler çok kolay olmuyor. Çok yoğun çalışma, sıra dışı yöneticilik teknikleri, azim ve sıkıntılar. Özellikle kriz dönemlerini atlatmak için çekilen sıkıntılar, bu kadar büyük başarıları kazanmanın hiç de kolay olmadığını ortaya koyuyor. Finansbank' ı kurarken tüm mal varlığını satıp kiraya çıkması ve eksik kalan sermayeyi dostlarından alması ne kadar büyük bir riski göze aldığını gösteriyor. Anadolu' yu şehir şehir gezip müşterilerle görüşmesi, şube müdürlerini direkt arayıp sorunları ve istekleri olup olmadığını sorması, sürekli işin içerisinde aktif olması, mesai saatleri dışında ya da hafta sonunda kredileri onaylaması, ekip kurarken dikkat ettiği konular fark yaratan yönetim uygulamaları. 2007 yılında ise en keyifli ve değerli girişimim dediği Özyeğin Üniversitesi' ni kuruyor. Kitaptaki ilginç bir anektod da, Murat Vargı' nın Turkcell projesini önce Hüsnü Özyeğin' e getirmesi ve onun da bankacılığa odaklanmak için teklifi reddedip, Mehmet Emin Karamehmet' e yönlendirmesi. Baştan sona keyifle okunan oldukça güzel bir kitap.
Subscribe to RSS Feed Follow me on Twitter!