4/06/2020

Malum, içinde bulunduğumuz günlerde tüm dünyanın başında buluna Corona felaketiyle uğraşıyoruz. Tüm dünyada yayıldığı halde tam anlamıyla tedavi edebilecek bir yöntem geliştirilemedi. Bazı ülkelerde aşı denemeleri var. Farklı ilaçların Covid 19 üzerindeki etkileri de araştırılıyor. Şu ana kadar önerilen önlemlerin öne çıkanları, evde kalmak, elleri sık sık yıkamak, sosyal mesafe, dezenfektan ve kolonya kullanmak.
Evde Kalamayanlar
Evde kalma önerisi kademeli olarak evde kalma zorunluğu haline getirilmeye başlandı. 65 yaş üzeriyle başlayan dışarı çıkma yasağı 20 yaş altı (18-20 yaş arası çalışanlar hariç) ile devam etti. Toplam 32 milyon insanı kapsıyor bu yasak. Bununla birlikte çalışmak için evden çıkmak zorunda olanlar var. Gündelik kazanç sağlayanlar, çalıştığı iş yerinde çalışmaya ara verilmediği için işe gitmek zorunda olanlar, polis, sağlık personeli gibi kamu görevlileri, lojistik sektöründe, gıda sektöründe ve markette çalışanlar evde kalamıyorlar. Eminin evde sıkılanları da hiç anlamıyorlardır. 
Sıkılma Lüksü
Evde kalma önerisi kulağa hoş geliyor başta. Çalışma zorunluğu olmayan, maaşlarını alabilen ya da maddi durumu iyi olanlar için gayet hoş. Aslında evde kalıp sıkılmak büyük bir lüks. Alabildiğine koşuşturduğumuz hayatımızda belki de bir nefes alma fırsatı. Yavaşlayıp, sakinleyip kendimizi dinleme imkanı bulabileceğimiz bir fırsat. Kitap okumak, diziler, filmler, belgeseller izlemek, kendimizi geliştirmek için uğraşmak sıkılmayı da önler. Home office çalışanlar işleriyle meşgul zaten. Onlar da trafik ve ulaşımdan kaynaklanan zaman kaybı ve stresten kurtulmuş oluyorlar. Buna rağmen evde kaldıkları için sıkıntıdan patlayanlar var. Evde kaldığı için sıkılanlara Gülse Birsel' in güzel bir önerisi var: Bir hastaneye gidip sağlık çalışanlarına yardım etmek. Çok sıkılıyorlarsa böyle bir hizmet verebilirler.  
Ev Hapsi
Tabi evde kaldığı için hapis hayatı hissedenler de var. Ailesinde huzursuzluk olanlar ve kalabalık ev ortamı olanlar için durum biraz sıkıntılı. Bir de küçük çocukları olanlar için durum fena. Hem çocukların hareket isteği hem de uzaktan eğitimle ders ve ödev yapılması gerekliliği veliler için tam bir kabus. Bu dönemde velilerin en çok mırıldandıkları şarkı sanırım şudur: ''Öğretmenim, canım benim canım benim. Seni ben çok pek çok severim.''
Ey Özgürlük
Evde kalma zorunluluğunun bu kadar tepki görmesinin bir sebebi de tercih değil zorunluluk olması. Canımız istediği için evde kalabilseydik sorun olmazdı bu kadar. Tam tersi şekilde dışarıda kalma zorunluluğu olsa evimize girmeye uğraşırdık muhtemelen. 
Alışkanlıkların Gücü
Tabi bir de alışılmış hayatımızın dışına çıkma durumu var. Alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmenin ne kadar zor olduğu malum. Başka düzene geçince ne yapacağımızı bilemiyoruz biraz da.
Parlak Zekalar
Bilindiği gibi Corona virüs tedbirleri çerçevesinde polis ve askerler seyir halindeki araçları durdurup ateş kontrolü yapıyorlar. Rize' de bir grup dahi! WhatsApp grubu kurmuşlar ve bu çevirmeleri biri birlerine haber vererek kaçmaya çalışıyorlar. Hatta varış noktasına 2 saat kala şu ilacı alınca ateşiniz düşüyor, kontrolde yakalanmıyorsunuz diyorlarmış. Fazla zeka da başa bela. 

3/30/2020

Havayı koklayan adam diye de bilinen meteoroloji mühendisi Bünyamin Sürmeli, Mavi Misket, kitabında, dünyamız ve çevremiz için çok önemli konuları anlatıyor. Mavi misketin yani dünyanın insanoğlu tarafından nasıl yıpratıldığını ve bunun ne tür çevresel felaketlere yol açacağını bilimsel örneklerle açılıyor.
Bazı başlıklarda teknik konulardan bahsetse de genel olarak herkesin anlayabileceği bir şekilde ve araya mizah da katarak okuması keyfili bir kitap ortaya çıkarmış. Kaynaklarımızı ölçülü kullanmazsak, çevreyi ve doğayı korumazsak neler olabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Ayrıca Bünyamin Sürmeli, buzulların erimesini görmek için yaptığı Alaska gezisini de anlatıyor. Alaska' da bulunan 100.000 buzul parçası olduğunu ve bunların en küçüğünün 50-70 km uzunluğunda olduğunu öğreniyoruz. Aynı zamanda bu buzulların % 99' unun eridiğini, sadece % 1' inin büyüdüğünü de öğreniyoruz. Bu dünyamız için hiç de iyi bir haber değil.
Kitapta yer alan bazı başlıklar:
  • Isınmanın kontrol paneli
  • Kutup soğukları
  • Buzul eriyorsa niye su yok?
  • İklim Değişimi
  • Çöl adayıyız
  • İsraf
  • Havayı tahmin sanatı
  • Rüzgar neden eser?
  • Arılar yok olursa
  • Ebola
  • Elektronik atık tehdidi
  • Ne olacak bu balıkların hali?
  • Balıkların kutuplara göçü

3/22/2020

Basketbola ilgi duyanların neredeyse ezberledikleri bir sunum vardır. '' İyi akşamlar sevgili basketbolseverler. Ben Murat Murathanoğlu, İsmet Badem ile birlikte Abdi İpekçi Spor Salonundan hepinize merhaba''. 90' lı yıllardan başlayarak duymaya başladığımız bu anlatım, efsane basketbol spikeri Murat Murathanoğlu' na ait.
O yıllarda basketbolun ülke çapından yayılması ve sevilmesinde, İsmet Badem' le birlikte büyük emeği olan Murat Murathanoğlu kitabıyla bizi o yıllara götürüyor. Amerika yıllarından başlayarak Türkiye' ye dönüş hikayesi ve basketbol camiası içerisinde kalabilmek için gösterdiği çabalar da kitapta yer alıyor. Amerika' da inşaat mühendisliği eğitimi aldığı halde, tutkusu olan basketbol uğruna mesleğini bırakıyor. İnanılmaz bir basketbol, oyuncu ve maç bilgisi var Murat Murahanoğlu' nun. Ayaklı kütüphane dediklerinden. Maç anlatır gibi keyifli bir şekilde anlatıyor başından geçen olayları. Kimi zaman fazlaca detay ve bireysel çekişmeleri içerse de kitabın geneli oldukça güzel. Basketbolun efsaneleri olan Aydan Siyavuş, Efe Aydan, Erman Kunter, Mehmet Okur, Aydın Örs, Efes Pilsen, İsmet Badem ve daha niceleri kitapta yer alıyor. İsmet Bademin çılgınlıkları ayrıca okumaya değer. Bir yandan basketbolun büyüme mücadelesini, diğer yandan da maçları televizyondan anlatabilmek için verdiği mücadeleyi anlatıyor Murat Murathanoğlu. Meğerse ne kadar çok uğraşmış o maçları anlatabilmek için. Hem basketbol camiasının aktörleriyle hem de yayın camiasının aktörleriyle mücadele etmiş. Profesyonel basketbol da yayıncılık da profesyonel bir iş olduğu için, profesyonel dünyanın mücadelesi olmuş bir şekilde. Yine de bizi o yıllara götüren, anılarımızı canlandıran çok keyifli bir kitap Salondaki En Kötü Koltuk.

3/17/2020

Çin' den başlayıp tüm dünyaya yayılan ve son olarak ülkemize de gelen Corona virüsü etkisini giderek arttırıyor. Yayılma hızı ve ölümlere yol açması nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü tarafından ''pandemi'' olarak ilan edildi. Yani durum çok ciddi. 
Önlem Üstüne Önlem
Hükümet çok önemli kararları oldukça hızlı bir şekilde aldı. Okullar tatil edildi. Bir araya gelme imkanı sağlayan eğlence mekanları, kafeteryalar, kahvehaneler, sinema salonları, çocuk oyun alanları kapatıldı. Konser, tiyatro gibi pek çok etkinlik iptal edildi. Umreden gelen hacılar karantina altına alındı. Çok sayıda ülkeye uçuşlar durduruldu. 
Futbol İçeri Akıl Dışarı
Bu kadar önlem alınırken futbol camiamızın başka bir dünyada yaşadığı bir kez daha ortaya çıktı. O sihirli top ülkemizde insanların aklını başından almaya devam ediyor. Dünya yıkılıyorken onlar başka alemdeler. Avrupa' nın tüm ligleri, Şampiyonlar Ligi, UEFA Avrupa Ligi, EURO 2020 organizasyonu ertelenirken bizde liglerin seyircisiz oynanması kararı alındı. Israrla maçları oynatmaya devam ediyorlar. Futbolculardan her hangi biri hastalığa yakalansa, tüm takıma, rakip oyunculara bulaştırması içten bile değil. Futbol olmazsa dünyanın sonu gelir sanıyorlar galiba. Kendilerini bu kadar önemsemeleri de bundan olsa gerek. Bu kararda muhtemelen yayıncı kuruluşun zarara uğrama baskısı da vardır. Ama insan sağlığı her şeyden önce gelir.
Fıkra Gibi Başkan
Trabzonspor başkanı maçtan sonra basın açıklaması yaptı. Açıklamayı maskeyle yaptı. Sadece onda maske vardı bu arada. Liglerin tatil edilmesinin gerekli olmadığını söylüyordu maskeyle konuşurken. Bazı kulüplerin günü kurtarmak için erteleme istediğini söylüyordu. Futbolun ülke insanının stres atmasına yarayan, onları meşgul eden bir olgu olduğunu, liglerin ertelenmesiyle boşanma davalarının artacağını söylüyordu. Saçmalama konusunda sınır tanımıyordu. İTÜ mezunu önemli bir iş adamı Ahmet Ağaoğlu. Söz konusu futbol olunca eğitim, tecrübe, kültür hepsi çöpe gidiyor. Ne de olsa futboldan daha önemli bir şey yok onlar için. Futbolun sağlığının da pek iyi olduğu söylenemez.

3/07/2020

Dünya tarihinde haksızlığa uğramamış ya da haksızlığa uğradığını hissetmemiş kimse var mıdır acaba? Gözü kapalı bir şekilde olmadığını söyleyebiliriz. Pek çok insan haksızlığa uğramasa çok daha başka konumda olabileceğini söyler. Ama bir gerçek var ki bir şekilde herkes haksızlığa uğruyor. Haksızlık hayat kadar gerçektir.
Haksızlık Her Yerde
Haksızlık her yerde karşımıza çıkabilir. Ailede, okulda, işte ya da sosyal hayatta. Yani insanın olduğu her yerde:
- Hak ettiğimizi düşündüğümüz ilgi ve saygıyı göstermeyen ailemiz, arkadaşlarımız,
- Hak ettiğimizi düşündüğümüz maaş, mevki, takdiri vermeyen yöneticimiz ya da patronumuz.
- Rekabet ortamında adil davranmayan, fikirlerimizi alıp kendi fikirleri gibi sunarak prim kazanmaya çalışan, kulis yapan iş arkadaşlarımız,
 - Takımda oynamayı hak ettiğimiz halde bizi oynatmayan antrenörümüz. Liste uzar gider.
Neden?
Peki neden bu kadar çok haksızlık oluyor? Çünkü hayat sanki bir yarış gibi. Herkes öne geçmeye çalışıyor. Hak ederek öne geçemeyenler haksızlık yaparak öne geçmeye çalışıyor. Ayrıca iş hayatında haksızlık bir mobbing aracı olarak da kullanılıyor. Bunun yanında insanlara hakkını teslim edebilmek önemli bir meziyettir. Herkes bile bile haksızlık yapmıyor bazen. Hak edene hakkını teslim etmeyi beceremeyenler de var. Bir de bunu önemsemeyenler var. Ama bir gerçek var ki güçsüz olanlara haksızlık etmek daha kolaydır. İtiraz etmeyen, sessiz kalan ve hakkını sorgulamayan insanlar daha çok haksızlığa maruz kalıyor. Hak verilmez alınır sözü de bu noktada devreye giriyor.
Haksızlığın Çan Eğrisi
Haluk Tatar' ın tabiriyle haksızlığın çağ eğrisi vardır. Yani haksızlığa sadece siz uğruyorsanız bu büyük problemdir. Ama sizden başkaları da uğruyorsa bu daha kabul edilebilir bir durumdur. 
Acaba Doğru mu?
Acaba gerçekten haksızlığa uğradık mı yoksa istediğimizi alamadığımız için haksızlığa uğradığımızı mı düşünüyoruz? Bu konuda kendimize karşı yeterince adil miyiz? Kaybetmeyi hak etmişsek bunu açık yüreklilikle kabul edebilecek miyiz? Başka bir konu da hakkımızdan fazlasını aldığımızda geçerli. Yani başkasına karşı yapılan haksızlık olursa ne yapıyoruz? Burada genelde itiraz etmiyoruz. Önemli olan hakkımızdan az almamak, fazla alırsak bir sorun olarak görmüyoruz bunu.
Mücadeleye Devam
Haksızlığa uğradığımızda yapılması gereken, susup köşemize çekilmektense o hak için mücadele etmektir. Tabi ki bunu da abartmadan, sabırlı ve dengeli bir şekilde gerçekleştirmek gerekir. 

2/25/2020

Ali Koç tarihi oy farkıyla Fenerbahçe başkanı seçildiğinde, taraflı tarafsız herkes çok mutlu olmuştu. Türkiye' nin en önde gelen ailelerinden olan Koç ailesine mensup Ali Koç' un, vizyonuyla, eğitimiyle, kültürüyle hem Fenerbahçe' yi hem de Türk futbolunu ileriye taşıyacağına dair beklenti yüksekti. Kısacası bir umuttu Ali Koç. 
Fenerbahçe' nin çok büyük borçları vardı ve gelirleri temlik altındaydı. Türk futbolunda ise kavga, şiddet, adam- takım kayırmacılıkla birlikte adaletsiz bir ortam vardı. Ayrıca Aziz Yıldırım' dan miras kalan kötü ilişkiler ve tüm paydaşlarla kavgalı bir durum vardı. Önce kulübün mali tablosunu ortaya çıkardı Ali Koç. Borç görünenden fazlaydı. 50 milyon dolar hibe yaptı. Sermaye arttırımı ve sahibi olduğu firmalardan sponsorluk desteklerinde bulundu. Ama delik o kadar büyüktü ki kapanmıyordu. Ünlü Sportif Direktör Damien Comolli getirildi takıma. Kulüpte kurumsallık çalışmaları başlatıldı. Bu arada diğer kulüplerle ilişkiler düzeltilmeye başlandı. Hatta Ali Koç, Trabzon deplasmanına gidip sokakta dolaştı. 
Top Kaleyi Geçmeyince
Saha dışında bu gelişmeler olurken saha içine işler hiç iyi gitmiyordu. Sezonun büyük bölümünü küme düşme potasında geçirip ligi 6. bitirmişti takım. Hem de başkan istemediği halde taraftarın ısrarıyla takımın başına getirilen Ersun Yanal' a rağmen. Yeni sezon, yeni transferler,  yeni umutlar derken sahada işler istenilen gibi gitmemeye başladı. Bütçe problemi nedeniyle istenilen transferlerin yapılamaması, sakatlıklar, Ersun Yanal' ın yetersiz teknik direktörlüğü, siyasilerin ve spor medyasının bazı kulüplere açıktan destek vermesi, hakem hataları, çifte standart kararlar alınması bu sonuçların alınmasına sebep oldu. 
Can Simidi Derbi
Bazen derbiler kaos ortamlarından çıkabilmek için bir fırsat olur. Takım, taraftar ve kulüp bütünleşir hele bir de iyi bir sonuç alınırsa ayağa kalkmaya yardımcı olur. Hele ki bu derbi Galatasaray derbisi olursa ayrı bir motivasyon ortaya çıkar. Alınacak bir galibiyet takımı şampiyonluk potasında tutarken, Galatasaray' ın şampiyonluk şansına darbe vurma imkanı da verir. 20 yıldır devam eden Kadıköy' de Galatasaray' a yenilmeme rekorunun geliştirilecek olması da cabası.
Hayaller Yıkılırken
Ama işler beklenildiği gibi gitmedi. Ersun Yanal' ın haftalardır sonuç vermeyen kadro seçimi ve oyun planında ısrar etmesi derbi mağlubiyetine ve 20 yıllık rekorun sona ermesine neden oldu. Taraftar öfkeliydi. Maçı kazanacaklarından eminlerdi. Hayaller yıkılmıştı. Şampiyonluk şansı neredeyse ortadan kalkmıştı. Bir kısım taraftar Ersun Yanal' ı istifaya çağırırken, bir kısım taraftar da hıncını koltukları kırarak çıkartmaya çalışıyordu. Bu sırada protokol tribününde bir karışıklık oldu. 
Beni Satmayın
Ali Koç protokol tribününde taraftarın olduğu tribüne atladı. İddiaya göre bir grup taraftar başkana küfür edip kötü sözler sarf etmişti. Aslında başkanın o kalabalığın arasına girmesi çok sakıncalı bir durumdu. Büyük arbede yaşandı. O sırada Ali Koç' un sesi duyuldu: '' Beni satmayın'' Büyük bir sessizlik oldu. Ali Koç kulübü kurtarmak için hem maddi hem de manevi olarak çok büyük bir çaba harcıyordu. Onun arkasındaki en büyük güç taraftardı. Olumsuz saha sonuçları taraftarın bir kısmının arkasını dönmesine sebep olmuştu. Taraftar o seneki şampiyonluğu düşünürken, Ali Koç kulübe kayyum atanmasının önüne geçmeye çalışıyordu. Yani yarını kurtarmaya çalışıyordu. Ali Koç' un mağlubiyet harici diğer büyük hayal kırıklığı da taraftarın bu tepkisi oldu. O da diğer kulüp başkanları gibi yarını düşünmeyip devletin kredi anlaşmasını imzalayıp daha iyi transferler yapabilirdi. İki sene sonra ne olursa olsun diyebilirdi. Ama demedi. Dürüst davrandı. Unuttuğu bir şey vardı. Bu oyun bu ülkede fair oynanmıyordu. Fair play göstermelik bir slogandı. Çocukların elini tutup sahaya çıkmak ve pankart açmaktan ibaretti. Maç başladığında başka bir oyun oynanıyordu.
Tribünden Atlamak
Peki koskoca Ali Koç neden tribünden atladı? İletişim uzmanı Serap Duygulu, Fransız sosyolog Gustave Le Bon' u referans göstererek şöyle bir değerlendirme yapıyor. “Kişiler meslekleri, geldikleri kültürler, yetiştiriliş biçimleri her ne olursa olsun, bir toplumun üyesi oldukları ya da bir amaç uğruna çalışmaya başladıkları andan itibaren kişisel özelliklerini, eğilim ve zekalarını, geldikleri kültürü bir yana bırakıp diğer bütün bireylerle aynı bilinçaltına inerler” Yani, kitleleri oluşturan bireyler ‘uğruna kendilerini adadıkları hedef için’ aynılaşır. Hiçbir nezaket kuralı dinlemez. Başkan Ali Koç’un ‘amigo’ gibi davranmasına neden olan işte tam da bu hissiyat.'' 
Liderlik
Aslında Ali Koç' tan beklenen, liderlik edip bu şekilde davranan futbol camiasını olduğu seviyeden daha yukarı çıkartmak için uğraşmasıydı. Ama sportif başarısızlık onun gücünü ve etkinliğini azalttığı için toplumu dönüştürecek gücü bulamadı. Ama ne olursa olsun, takım isterse şampiyon olmasın Ali Koç' un yola çıkış vizyonu doğru. Taraftarın her koşulda arkasında durması gerekiyor. Enkaz halinde olan kulübü kurtarmak için kişisel ve ailevi itibarını riske atarak mücadele ediyor. Hem de siyasi ve sportif olmayan baskılara rağmen. Tarih, bu süreçte kulübe maddi destek olmayıp arkasını dönen eski yöneticileri, Fenerbahçeli olduğunu iddia eden iş adamlarını ve bu zor günlerde takımını, başkanını yalnız bırakan taraftarı da unutmayacaktır.     

2/04/2020

Pek çok kitle hareketine tanıklık ediyoruz. Günümüzde ya da geçmişte kalabalıkları kendisine bağlayan siyasi, dini ya da milliyetçi hareketler bunlar. Bu hareketlere bağlı olan insanların, içinde bulundukları harekete layık olabilmek için yaptıklarını hayretle izliyoruz kimi zaman. Hiç bir vicdani ya da insani kaygı taşımadan, kendilerine tebliğ edilen görevleri körü körüne denebilecek şekilde yerine getiriyorlar. Hatta bazen durumdan vazife çıkartarak da davranışlarda bulunuyorlar. 
Bununla birlikte, bu hareketlere liderlik edenlerin grubun bütünlüğü sağlamak için nasıl çatışma ortamları yarattıklarını da görüyoruz. Rahatlıkla uzlaşabilecekleri halde çatışma ve kutuplaşmayı tercih ediyorlar. Eric Hoffer, Kesin İnançlılar kitabında hem liderlerin hem de kitle hareketlerine dahil olanların davranışlarının sebeplerini anlatıyor. Bu kitap ister dini, ister milliyetçi ve ister sosyal devrimler olsun, bütün kitle hareketlerinde ortak olan özellikleri inceliyor. Alman asıllı ABD' li düşünür Eric Hoffer tarafından 1951 yılında yazılan ve çok ses getiren kitap oldukça etkileyici. Kitaptan bazı bölümler:

'' Açlık ve soğuk dayandığı zaman hayatımız tehlikededir. Bu yüzden, imtiyazlı kişilerin tutuculuğu kadar derin bir yoksul tutuculuğu vardır ve toplumsal düzenin değişmeksizin devam etmesinde her ikisi de aynı önemde rol oynarlar.''
'' Geleceğe duyulan korku bugüne sarılmamıza sebep olurken geleceğe duyulan inanç değişime açık olmamızı sağlar.''
'' Kutsal bir davaya inanç, kayda değer bir dereceye kadar, vaktiyle kendimize duyup da kaybettiğimiz inancın bir ikamesidir.''
'' Kendini adamanın, sadakatin ve manevi teslimiyetin her çeşidi esas itibarıyla, ziyan olan beyhude hayatlarımıza değer ve anlam verebilecek bir şeye can havliyle sarılmamızdır. Dolayısıyla, kişinin bir ikameye sıkıca sarılması ister istemez hırslı ve abartılı olacaktır.''
'' Eşitlik tutkusu kısmen anonimlik tutkusudur. Kumaşı meydana getiren ipliklerden biri olma; bir ipliğin diğerlerinden ayırt edilememesi, Böylece kimse bizi işaret edemez, bizi diğerleriyle kıyaslayıp kusurlarımızı açığa çıkartamaz.''
'' İmanın kuvveti, dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılan dağları görmemesinden belli olur.''
'' Açıkça görülmektedir ki, etkili olabilmesi için bir öğretinin anlaşılmaması, ona inanılması gerekir. Ancak anlamadığımız şeylerden kesinlikle emin olabiliriz.''
'' Fanatik bir kişi gerçek bir prensip insanı değildir. Bir davaya, esasen o davanın doğruluğu ve kutsallığı nedeniyle değil, bir şeye tutunmak için duyduğu şiddetli ihtiyaç nedeniyle sarılır. Aklına ve ahlak duygusuna hitap ederek bir fanatiği davasından soğutup vazgeçirmek imkansızdır.''
'' Büyük bir liderin dehası bütün nefretleri tek bir düşman üzerine toplamaya ve hatta birbirinden en uzak olan hasımların bile tek bir kategoriye mensup gibi görünmesini sağlamaya dayanır.''

1/19/2020

Cem Yılmaz sinemasının yeni dönem filmleri olarak değerlendirebileceğimiz Karakomik Filmler serisinin ikincisi Karakomik Filmler 2 vizyona girdi. Deli ve Emanet isimli orta metrajlı iki filmden oluşuyor seri. Yine de tekrar etmekte fayda var. Bu filmler de komik değil. Bu filmlere, kara ama komik olmayan filmler demek daha doğru olur. Stand upları ve filmleriyle güldüren Cem Yılmaz' ın içinden Zeki Demirkubuz çıktı diyebiliriz. 
Cem Yılmaz, Karakomik Filmler serisinin dört kısa filminin üçünde kaybedenlerin öykülerini anlatıyor. Melankolik ve sert filmler yapmış Cem Yılmaz. Bu filmlerin gişede istenilen başarıya ulaşamayacağını tahmin etmek zor değil. Zaten son dönemlerde Cem Yılmaz' ı muhalif olarak değerlendiren siyasi bir kesim filmlerine gitmeyerek protesto ediyor. Komedi bekleyenlerin de sinemaya gitmeyecekleri ortada. Ama bu filmlerin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Farklı bir tarz içeren komik olmayan filmler yapmış Cem Yılmaz. Senaryo, oyunculuklar ve çekimler gayet iyi. Hikayenin nereye gideceğini büyük bir merakla bekliyorsunuz. 
Deli
Başrollede Cem Yılmaz, Özkan Uğur, Cem Davran, Emin Gürsoy ve Büşra Develi yer alıyor. Taksicilik yapan Güven( Cem Yılmaz) bir gece taksisine aldığı müşteriler yüzünden kendisini çok ilginç olayların içerisinde bulur. Oysa onun hayali, adını bile bilmeden aşık olduğu kızın gözlerine bakarak hayatını geçirmekti. Bu filmde Özkan Uğur' un oyunculuğu çok iyi.
Emanet
Başrolerde Cem Yılmaz, Çağlar Çorumlu, Özge Özpirinççi, Tansu Biçer, Tülin Özen ve Celil Nalçakan oynuyor. Yetenek yarışmasına katılmak için İstanbul' a gelen Birol' un öyküsü üzerinden ciddi bir medya ve televizyon kültürü eleştirisi yapılıyor. İşin ilginç yanı, son yıllarda bu kültüre yön veren Acun Ilıcalı' nın da bu filmde oynuyor olması. Bu filmde Özge Özpirinççi performansıyla öne çıkıyor.
Toplam 114 dakika süren Karakomik Filmler 2.  316 salonda gösterime girdi.

1/18/2020

Bazı zamanlarda yardıma ihtiyaç duyarız. İyi gün var kötü gün var. Hayatın kontrolü tamamen elimizde değil nihayetinde. Aynı şekilde iş hayatında da yardıma ihtiyaç duyduğumuz zamanlar olabilir. Yetiştirmemiz gereken bir iş, yaptığımız hatanın olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırma çabası, sorumluluk alanımızda oluşan bir sorun gibi durumlarda iyiliğe ihtiyacımız olabilir. 
Küçük çaplı da olsa yardıma ihtiyacımız olduğunda etrafımızda bunu yapabilecek arkadaş! bulamayabiliriz. Bırakın büyük yardımı, küçük bir dokunuşu bile arar gözlerimiz. Michelangelo' nun '' Adem' in Yaradılışı'' tablosundaki gibi büyük bir dokunuştan bahsetmiyorum(İlk insan olan Adem'e ruh veren dokunuş) . Halin nicedir diye bile soran olmaz maalesef.
Kaygan Zemin
İş hayatının kaygan zemininde iyilikler genellikle yatırım amaçlı oluyor. Yardım edeyim, ileride işim düşebilir fikri hakimdir. Eğer işe yarama ihtimalimiz varsa beklediğimiz desteği bulabiliriz. Ama böyle bir durum yoksa küçük iyilikleri bile görebilmek zor olabilir. İş dünyasının yoğun rekabeti altında herkes bireysel çaba gösteriyor. Kendini öne çıkartmak için genellikle, iyilikte yarışmak yerine kötülükte yarışmaya başlıyor. Yani iş hayatında kötü iyiyi kovuyor. Daha sonra da bu durumu düzeltmek için, gelsin takım olalım yemekleri, gitsin ekip ruhu oluşturma piknikleri.
Öğrenilmiş Kötülük!
İçinde zaten bir miktar kötülük taşıyan, kendisine yanlış yapanı affetmeyen, insanın canını yakmaktan çekinmeyen kişiler için iş hayatına uyum sağlamak daha kolaydır. Ama saf ve çok iyi niyetliler için iş dünyası cehennem gibidir diyebiliriz. Ne demiş Goethe: '' Dünya hassas kalpler için cehennem gibidir''. Sonra bu iyi insanlar kötülük yapmayı daha doğrusu iyilikten kaçınmayı öğreniyorlar. Ama sonradan öğrendikleri için ölçüyü tutturamıyorlar ve ayarsız yapabiliyorlar. Okulun ya da mahallenin iyi çocukları acımasız iş insanlarına dönüşüyorlar.

12/12/2019

Coğrafya kaderdir diye bir söz vardır. Sosyolojinin ve iktisatın öncülerinden kabul edilen, 14. yüzyılda yaşamış olan düşünür İbn-i Haldun' a ait bir söz. Yaşanılan coğrafyanın, orada yaşayan insanların yaşamına etkisini anlatmak için kullanmıştır bu sözü.  
Bireysel Coğrafya
Peki bireysel hayatımızın coğrafyası için de aynı şey geçerli mi? Yani hayatımızın rotasının belirlenmesinde içinde bulunduğumuz aile, arkadaş çevresi, yaşadığımız şehir, hayat koşulları kaderimizi belirler mi? Bu soruya büyük oranda evet cevabı verilebilir. Varlıklı ya da iyi eğitim almış bir ailede yetişip, iyi eğitim alarak, maddi sorunlar yaşamadan gelecek planları yaparak iyi sonuçlar alabilmek mümkün. Hayata eşit bir şekilde gelmediğimiz ve eşit koşullarda yarışmadığımız aşikar. 
Sığınak
Bu eşitsizlik ortamı, başarılı olabilmek için yeterli dayanıklılığı, azmi ve gayreti olmayanların sığındığı bir sığınak da olabiliyor bazen. Daha fazla çalışmak, farklı yöntemler denemek varken, mücadele etmeyi bırakıp bireysel coğrafyamızın olumsuzluklarının arkasına saklanabiliyoruz. Bireysel coğrafya tek başına yeterli olsaydı özel koşulları olanlar en iyi okullarda okur, en iyi işlerde çalışır, en önemli buluşları yapar ve başarı hikayeleri yazarlardı. Oysa baktığımızda, pek çok başarı hikayesinin arkasında bireysel coğrafyanın olumsuz etkilerine rağmen gelen başarıları görebiliyoruz.
Her Şeye Rağmen Başaranlar
İrili ufaklı pek çok örnek verilebilir bu konuda. Sıfırdan zirveye çıkıp büyük servet kazananların yanında, hayatı akışına bırakmayıp mücadele ederek olağan standardının üstüne çıkan örnekler de vardır. Ücra bir köyde doğup, anne babası okur yazar olmadığı halde okuyup, iyi yerlere gelmiş insanlar buna güzel bir örnektir. Şehirde yaşayıp çok daha iyi imkanlara sahip olduğu halde bahanelerin arkasına sığınanların da görmesi gereken güzel bir örnek hem de. Birkaç büyük örnek vermek gerekirse;
Ray Ban gözlük markasının yaratıcısı Leanardo Del Vecciho yetimhanede büyümüş ve bir fabrikada işçi olarak çalışmıştır. Şu an tahmini serveti 10 milyar dolardır.
Ikea markasının kurucusu Ingvar Kamprad çiftlikte yaşayarak büyümüştür. Bugün 6 milyar dolar servetiyle dünya çapında tanınan bir markası vardır.
Starbucks' ın sahibi Howard Schultz, Brooklyn' de kamu konutlarında kalıyordu ve babası kamyon şöförüydü. Bugün Starbucks' un dünyada 20.891 dükkanı var. 
Herkes Milyarde mi Olacak?
Tabi ki böyle bir şey mümkün değil. Bu örnekler, her şeye rağmen insanın azmiyle sıfırdan zirveye çıkabileceğini gösteriyor. Herkesin zirvesi aynı yükseklikte olmaz. Önemli olan bireysel coğrafyaya inat kendi zirvemize çıkabilmek.
Subscribe to RSS Feed Follow me on Twitter!